install
  1. Sırıtma Lan!

    Dizilerden uzak durmuşumdur genelde. Çook iyi bir dizi takipçisi olduğum söylenemez son 6-7 senede 10 tane dizi takip etmişimdir herhalde. Senede (sadece Türkiye’de) 200’e yakın dizinin tv ekranlarında boy gösterdiğini düşünürsek az bir sayı sanırım.

    Ama sevdiğim diziler olmuştur. İlgi ile takip edip, yeni bölümlerini merak ettiğim. İçlerinde bir tanesi var ki beni tam bir teyzeye çevirdi. Her bölümden sonra izleyen arkadaşlarla saatler boyunca kritik yapmalar mı dersin, diziden alıntı replikler kullanmak mı dersin. Ne ararsan var. Takım tutar gibi bağlandım resmen diziye. Bir dizi için bu noktalara gelebileceğimi hiç düşünmüyordum.

     

    İzleyenler başlıktan anlamıştır. Behzat Ç. için konuşuyorum. Halbuki başta sırf ismine uyuz olup (O Ç. ne lan? diyerek) konusuna, yönetmenine, oyuncusuna bakmadan izlememiştim. Bir kitaptan uyarlandığını da bilmiyordum. Yani başta ekrandaki yüzlerce saçma diziden biri olduğunu düşünüyordum. Sonra arkadaşlardan gelen “izle olm kral dizi.” önerileri, Serdar Akar’ın yönetmenliğini üstlenmesi, Erdal Beşikçioğlu gibi sevdiğim bir oyuncunun olması “dur lan bi bakmak lazım şuna.” dedirtti ve açtım ilk bölümü. Bayram haftasıydı ve tatilimi evde yatarak dolduruyordum. 1. bölümü izledim ve (sanırım o an 8. bölümdeydi dizi) o anki son bölüme kadar arka arkaya izledim tüm bölümleri. Acayip sardı. Hayatın içinden bir konusunun olması, Saçmalamayan senaryo, oyunculuklar, diğer dizilerde alışık olduğumuz gereksiz sahneler ve repliklerin olmaması, dizideki gerçekçilik (Her zaman iyinin kazanamaması, küfürler, tepkiler vs.) acayip sardı beni. Şimdi bu noktada “her küfür eden doğal mı oluyor kardeşim?” sorusu gelebilir izlemeyen birinden. Gelen “çok küfür var.” eleştirilerini saçma buluyorum mesela. Bence yerinde ve ölçülü küfür ediliyor. Misal, Türkiye’de üç tane erkek eğitim ve kültür düzeyi ne olursa olsun, gecenin 1’inde iş için sokaktysa ve buz gibi bir havada çalışmaya çalışıyorsa biri diğerlerine “çok üşüdüm abicim, ihihi.” demez. “Götüm dondu lan!” der. Bence bu doğallıktır. Hele ki bütün gün katil peşinde koşuşturan iki polisin “sikecem” ya da “amına koyayım” gibi küfürleri sık kullanmasından daha doğal bi şey yok. Ben ki Kolej eğitimi almış, O kültürel faaliyet senin, bu sosyal aktivite benim koşuşturan bir insan olarak sık küfür ederim. Herkes gibi. Diziyi ayıplayanlar gibi yani. O yüzden bu eleştirileri saçma buluyorum. İhihi. Neyse…

    Bir başka doğallık mevzusu ise polisi alışık olduğumuz gibi göstermesi. Polisler maalesef ne Memoli kadar iyi aile çocuğu, efendi, ne de Hüsnü Çoban gibi eğlenceli, sevimli insanlar. Tabi arada istisnalar var ama bunlar geneli yansıtmaz. Behzat amire ve ekibine baktığımızda, iyi birer polisler. Cinayeti çözmek için ellerinden geleni yapıyorlar ki katil veya karanlık iş çevirenler bazen amirleri hatta büyük mertebeli insanlar olabiliyor. Çözmek için yeri geliyor adam tokatlıyorlar, işkence yapıyorlar. Geçen İstanbul Emniyet Müdürü “Bu dizideki karakter polisin imajını sarsıyor. Artık polisler küfretmiyor, işkence yapmıyor, dizi gerçeği yansıtmıyor.” dedi. Evet bir bakıma tam bir hayal ürünü bu polisler. Ama küfrettikleri, adam dövdükleri için değil. Yeri geldi mi üst makamdaki adamların bile işine çomak sokmaya çalıştıkları için hayal ürünü. Yoksa birbirimizi kandırmayalım, değil mi efendim?

    Bende ise aksine gözümdeki polis imajını düzeltmeye katkısı oldu dizinin. Çünkü bu kadar doğal yansıtılan karakterler oldu mu, esinlenilen birileri olduğunu düşünüp, “vay be demek böyle, her vukuatı çözmeye çalışan dürüst polisler de var.” diyorum kendi adıma.

    Başka bir doğallık faktörü ise karakterler ve mekanlar. Birbirinden güzel kızlar, yakışıklı erkekler, harley davidsonlar, ferrariler… Pek rastlamıyorsunuz. Karakterler sokakta her gün gördüğümüz insanlar. Çoğunun aşk hayatı tarumar. Çoğu hayat karşısında “genel kaybedici” sınıfında. Yaşadıkları yerler genelde gecekondu. Ya da mütevazi evler. Altlarında devletin tahsis ettiği araba var. Bu ve buna benzer şeyler…



    Hal böyle olunca bayağı bir tutuldum diziye. Misal, yarınki bölümde ne olacak diye çok merak ediyorum şu an. Hatta şimdi yatayım ben yazıyı burda bitirip, çabucak yarın olsun. Evet en iyisi öyle yapayım.

    Not: Çok dandik bir bitiriş oldu ama samimiyetle söylüyorum, böyle küçük hesapları da yaptırtan bir dizi. İzlemeyen varsa izlesin. Sevmezseniz gelin bana, yazıya ve diziye ayırdığınız vakti 30 gün içinde iade ederim. Tamam mı la?

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  2. fırat vs. david lynch

                              

    Başlık garip gelmiş olabilir, garip de zaten. Yazının başına eşek kadar David Lynch fotoğrafı koymam da garip. Ancak tüm bunlar total bir garipliğin ufak parçaları ve yazım da bu bu gariplik ile olacak.

    İlk paragrafta bana beş kere “garip” kelimesini kullandırtan bu gariplik tabi ki de 2008 sonu 2009 başı itibarı ile başlayan, ergenlerin, kullandıkları her cümlenin sonuna “-ki” ekini konudrması ve bununla birlikte sürekli David Lynch filmlerinin garipliklerine atıfta bulunması.

    İlk başta çok da rahatsız etmeyen bu durum sık kullanıldığı an (esasında bu sıklıkta kullanıldığı anlaşıldığında) çok büyük bir eziyete dönüşüyor. Öyle ki bir müddet sonra bu tip hareketlere giren genç arkadaşlarımızın gırtlağına basmak, kan dolaşımlarını durdurmak falan isteyebiliyoruz.

    En önemli argüman sanıyorum ki David Lynch. Mulholland Dr. , Lost Highway sıklıkla sohbetlere konu edilen filmler (ki ben şahsen bir Eraserhead performansı bekliyorum hala birinden).

    Ancak mevzu, sadece filmin ismini bilmek ve bununla yetinmek ile hızlıca başlıyor ve bitiyor.  Şöyle ki;

    - ya abi geçen bir film izledim kayıp otoban adı. ya ben hayatımda böyle anlaşılmaz bir film izlemedim abi ya. hani ilk izlediğinde bunu anlıyorum diyen yalan söylüyordur o kadar diyorum. çok acayip bir filmdi.

    Yukarıdaki diyalog örneği David Lynch adını bilmeyen bir ergenimizin potansiyel mevzu açma kapama cümleleri olabilir pekâla. Bir de David Lynch’e aşina olan bir kardeşimizin cümlelerine göz atalım, hak geçmesin;

    - abi şimdi david lynch hakikaten büyük yönetmen. neden? çünkü adam öyle bir film çekiyor ki sonunu hatırlayayım derken başını unutuyorsun, başına odaklanıyorsun bu sefer sonu gelmiyor. çok acayip kurgu yapıyor adam. öyle tek sefer izlenip de anlaşılacak filmler yapmıyor. bu yüzden çok beğeniyorum.

    Bu kardeşimiz “kurgu” kelimesini kullanarak bulunduğu ortamdan birkaç bonus puan topluyor. Bu kelime mevzuyu biraz daha uzatıyor. Kurgu kelimesi bir yerde mevcut muhabbet için bir “checkpoint” oluyor.

    Ancak bu arkadaşlarımız, tüm bunları dile getirirken içten içe “aslında ben salağım, anlayamıyorum” dediklerinin farkında değiller. Durumun içimizi acıtan tarafı da bu. Anlamamanı anlıyoruz genç arkadaşım. Ancak “5 defa izledim anlamadım” demen bizi cidden şaşırtıyor. Özgüven ile aptallık arasında gidip gidip geliyorsun.

    İkinci olarak genellikle ergen bacılarımızın daha çok tercih ettiği şirinlik argümanına değinelim. 

    “Değiniriz ki ^^”

    Cümlenin sonuna koyduğm anime gülücüğünü hepsi tercih etmiyor bu benim uygun gördüğüm birşey. -ki ile biten her cümleye yapıştırıyorum ve hatta yakıştırıyorum da.

    Bu saçma salak salgını başlatan tabi ki `Fırat` oldu. Saçma sapan olan Fırat değil tabi ki, insanların Fırat olma çabası.

                                  

    Uğur Gürsoy bir röportajında “bu kadar ilgi görmesini tahmin dahi etmiyordum” diyor. Biz de diyoruz ki “bu kadar taklit edileceğini bilsek önce biz yapardık!”. Şaka tabi. Mükemmel bir iş Fırat. İş olarak mükemmel. Belki insan olarak da mükemmel olabilirdi fakat örneklerinin yaş ortalaması 19 - 20 olmasaydı bu mümkündü.

    “çok sevdim ki” , “ayyy kıyamam ben buna kiii”, “bütün hepsini ben buldum kiiii!!!” 

    Bacılarımızı uyarıyoruz, başka şekillerde de şirin olabilirsiniz!!! Ciddiyiz! Embesilmiş gibi davrandığınızda genelde biz erkekler “ay yazık” diyoruz “ihi çok şirin ^^” değil. Tahminimce beklediğiniz tepki ikincisi ancak şu durumda mümkün değil.

    Fırat okuyun, Uğur Gürsoy’u sevin. Ancak Fırat olmayın ne olursunuz. Enerji emmeyin. Eneeeeee demeyin, cümlelerin sonuna “kiii” eklemeyin. Çok mu zor?

    Bizce değil kiii ^^

    Tags

  3. Kavurma, İroni ve Vahşet

    “Nerde o eski bayramlar…” diye başlamak isterdim söze. Ama bunu yapan birmilyonuncu kişi olmak istemiyorum. Neyse derin bir nefes alıp, yazmaya başlıyorum efendim.

                       
    *Onun için zor anlar…

    Yıllar yılı kurban bayramını sevmişimdir. Çocukken yeni kıyafet, harçlık gibi büyük güzellikler barındırıyordu bünyede. Lise, üniversite dönemleri ve son birkaç yıldır yaşadığım “çalışan” sıfatıyla birlikte tatil demek benim için. Adeta nefes aldırıyor. Nasıl sevmeyeyim bayramı?

    He garip yönleri de var elbette. Bir sene boyunca konuşmadığınız, belki de nefret ettiğiniz bir akrabanızı arayıp “çok özledik” ayağı yapmak durumunda kalırsınız. Bazen ziyaret edersiniz. Ama aile iletişimini koparmamışsa ve “tüm aile bireylerinin toplandığı” klasik bayram tablosundan hoşlanıyorsanız o sıkıcı akrabanız göze çarpmaz bile. Yaptığınız rol de batmaz o anda size.

                                
    *Öp amcanın elini…

    Samimiyetsiz kısa mesajlar telefondan telefona dolaşır. “Bayramınızı en içten dileklerimle kutluyorum.” Evet ve o kadar içten kutluyorsun ki bu yürekten söylediğin sıcak cümleyi benle birlikte yüz kişiye daha söylüyorsun. Söylemiyorsun bile, okutuyorsun yani. Bence kurban bayramındaki en büyük samimiyetsizlik bu tarz kısa mesajlar. Son on-onbeş senedir hayatımızdalar malesef. Korkmayın bunun üstüne “Eskiden tebrik kartları atılırdı…” demeyeceğim.

    Bir başka garip ayrıntı ise “temizlik imandan gelir.” gibi bir söze sahip dinin mensubu bazı insanların kesim işlemi sonrasında hayvandan kalan parçaları sokak kenarına bırakmasıdır. Leş gibi kokar etraf. Keza görüntü de berbattır. Etraf her açıdan kirlidir. Ama mümin kardeşimiz gidip duşunu almıştır bile. Temizdir yani. Kendisine göre temizdir ve dini görevini yapmıştır…

    Sonra kurban bayramı karşıtları çarpar gözüme. “Vahşet yaa! O kadar hayvan kesiliyor iğrenç ve saçma bir şey.” sözleri ile. Bakış açısına göre bir şey diyemem belki bu insanlara. Sonunda bu dini benimsememişse bu vecibeyi normal karşılamasını bekleyemem. Her ne kadar olay “hayvan kesmek” kadar basit olmasa da. Ama! Bu ayaklarda takılıp, sağa sola şov yaptıktan sonra, akşam annesinin kurban etiyle yaptığı, küp küp doğranmış dana eti ve patatesli kavurmanın yağına ekmek bandırıp “offf süper olmuş!” diyorsan işte orada küfür meşrulaşır. Madem karşısın zıkkımlanma. Di mi ama?

            
    *Temsili kavurma.

    İroni vardır hep bayramlarda. İkiyüzlülük vardır. Hemen hemen herkes de yapar bir şekilde. Ama bunlar bizim keyif almamızı engellemez hiçbir zaman.

    İyi bayramlar herkese.

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  4. TAD Beklenen Açıklamayı Yaptı!

    Türkiye Apaçiler Derneği (TAD) Biraz gecikmeli olarak 2010-2011 sonbahar-kış modası hakkında beklenen açıklamayı yaptı.

    Dernek başkanı Muharrem Özdallı, Bağcılar’daki Dernek Lokalinde yaptığı basın toplantısında hem bu seneki faaliyetlerinden bahsetti, hem de basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Beton ekibi olarak biz de oradaydık tabi ki.

    Özdallı yaptığı açıklamada; “Geçen sene yaşanan onca tatsız olaya rağmen tayt yine moda. Hem de daha fazla çeşit sürülmüş piyasaya. Bakın tayt konusunda çok hassasız. O taytların giyilmesini istemiyoruz ve size 5 Kasım’a kadar süre veriyoruz. 6 Kasım cumartesi günü renkli, desenli ve özellikle etekle, elbiseyle kapatılmamış “serbest” taytlar görürsek olacaklardan sorumlu değiliz.” diyerek adeta gözdağı verdi.

                       
    *Tayt bu sene de apaçilerin ilk hedefi.

    Konuşmasında ugg’lara da değinen Özdallı, “Ugg artık bizden bile geçmiştir. Ugg giyenlere karşı herhangi bir laf atma, dalga geçme, sarkıntılık etme gibi bir hareketimiz olmayacaktır. İçiniz rahat olsun.” derken “Düşük belli kot giyip, içine siyah body giymeyen bayanlar çok büyük bir gafletin içinde. Onları da uyarıyoruz.” diye konuştu.

                           
    *Unutmayın! Kot pantolonun altındaki siyah body hayat kurtarır.

    Konuşmasını mini etekler ve dekolteler ile bitiren Özdallı, şunları dedi; “Mini etek her dönem Türk Apaçisi’nin hedefi olmuştur. Bu sene de olmaya devam edecektir. Ayrıca dekoltelere de değinmek istiyorum. Kış günü neyin dekoltesi hanımlar? En basitinden üşümüyor musunuz diye sormak istiyorum. Unutmayın, kış gözlerimze adeta perde çeken bir mevsim. O yüzden açıkta gördüğümüz her ayrıntıyı değerlendirmek zorundayız.”


    *Dernek üyesi gençler…

    Özdallı konuşmasını bitirirken, bayan bir basın mensubunun sorusuna “Senin ağzını yerim.” diyerek cevap verince salonda tatsız anlar yaşandı. Basın mensubu Özdallı’nın “Msn var mı? Cam açar mısın?” sorularına olumlu yanıtlar verince olay kapandı ve basın toplantısı da bitti.

    Beton webzine’in bayan okurlarına ilgi ile duyuruyoruz. İstediğinizi giyin ama her zaman tetikte olun. Karşınıza her an bir apaçi çıkabilir…

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  5. Geceyarısı Ekspresine Yolculuk

    Yıllar yılı merak ettiğim bir filmdi. Tv’de hiç denk gelememiştim kendisine. Muhabbeti geçtiğinde film alamayacağım ya da indiremeyeceğim bir yerde oluyordum. Evde “bugün hangi filmi indirsem?” diye düşünürken aklıma gelmiyordu. Zihnimin bir köşesine yerlerşmiş bir merak ve hep ters zamanda hatırlatıyordu kendini. En sonunda dün, okuduğum bir dergide lafı geçti. Aha dedim, doğru ya bunu izlemem lazımdı. Hemen indirdim.

    Not: Bayağı bir spoiler var. O yüzden izlemeyip, izlemek isteyenler yazıyı sonraya saklayabilir.

                              
    *Filmi yayınlayan bir tv kanalı afişi. Cuma gecesi cehenneme yani Türkiye’ye gitme çağrısı.

    Film başladı. Otel odasında her yanına uyuşturucu saran bir genç. Havalimanı diye bir yer gösteriliyor ki komedi. 70’te daha vitamin olduğum portakalın ağacı genç bir fideydi belki. Ama kendi filmlerimizden, ana-babalarımızın gençlik fotoğraflarından, o zamanın İstanbul’uyla alakalı fotoğraf, belgesel herhangi başka bir görsele baktığımızda, şimdikinden çok daha nezih, özgür ve rahat bir ortam olduğunu görüyoruz. Tesettürlü vatandaş sayısı şimdikinden az. Çarşaflı görmek ise -şehir içinde- çok zor. Hadi köy yeri olsa anlayacağım da. Neyse… Daha en baştan arap kıyafetli insanlar görüyoruz havalimanında. Namaz takkeleri falan. Ulan o dönem Amerikaya uçan adamın başında namaz takkesi ne arar? Hadi hacı seferi olsa anlayacağım. Bizim Billy kız arkadaşının göğüslerini elliyor, uçağa giden otobüste. Yaşlı bir Türk onlara bakıp gülüyor. Kusura bakma ama insan içinde o hareketi yapıp sonra bize medeniyetsiz demeleri biraz garibime gitti. Sonra tam uçağa binerken arama yapılıyor. Aramayı yapan polis, “Oradaydım” belgeselinde bu sahnenin nasıl çarpıtıldığını anlatıyor. Filme alakası yok anlattıklarının. İlk Türk’ün konuşması ile kopmaya başlıyorsunuz. Bu kadar dandik ve bozuk bir Türkçe olamaz. Filmde Türkleri, tahmin edileceği üzere Ermeni ve Rumlar oynamış. Ayrıca tahminim bir-iki çingene de vardı. Bulgaristan tarafından olduklarını düşünüyorum. “Heriyf Esrakeiğş çiyktiiiğ.” repliği geliyor ve gülmeye başlıyorsunuz. Sonra arama sahnesi. Türk polisinin hareketlerine bakıyorum. Sanki tiyatro sahnesinde, absürt bir komedi oyunu oynanıyor. O derece abartılı jestler, mimikler, oyunculuklar. Sonra adam soyuluyor ve Türk polis tarafından izleniyor. Havaalanındaki herkes aptal, yavşak, sapık…

    Sonra hapisanedeki çılgın işkence sahnesi. Hamidu isimli polisin yine berbat Türkçesi ve oyunculuğu dikkat çekiyor. Bir hapisane çizmişlerki sormayın gitsin. Avluda çamur güreşi? Kebap pişirenler, ayakkabı boyacısı çocuklar… 300 yıl önce terkedilmiş bir yer görüntüsünde eski, pis, çürümüş bir hapisane görüntüsü. Birinin elinde esrar var, yanında polis mi varmış, asker mi varmış sallamıyor. Bir mahkumun elinde sopa, gelene geçene vuruyor yine güvenlik müdahale etmiyor. İşte orada yine kahkayı basıyorum.

                                           
    *Orijinal Billy. Şimdi sinema sektöründe. Senaristlik, yönetmenlik yapıyor. Köşeyi döndü yani.
     
    Ancak filmin en güldüğüm sahnesi baba-oğul konuşmasıydı. İstanbul’u nasıl buldun diyor genç. Baba başlıyor. “İlginç bir yer. Pis yemekleri var. Midem bulandı. Allah’tan hilton’da her akşam et, yanında ketçaplı patates kızartması var.” Her şeyi anlarım da mutfağımıza bok atmalarını gerçekten çok komik buldum. Sonra baba bizim Hamidu’ya sesleniyor. “Oğluma burda iyi bak, yoksa kafanı koparırım piç Türk.” Tutulan avukat ise kaypak, rüşvetçi, yavşak ve komik tipli bir karakter.

    Hapisanede işkenceler, mahkumların elinde keski, demir çubuklar, bıçaklar ne ararsan var. Kedi asılıyor. Filmde yakınlaşan iki turist mahkum banyoda birbirini yıkarken onları izleyip, gülen Türkleri görüyoruz. Ne insanlığımız kalıyor, ne homoseksüelliğimiz ne de sadistliğimiz. Sonra Billy’nin cezası uzuyor ve efsane konuşma geliyor.

    “İsa piçleri affetsin. Ama ben yapamayacağım. Sizi affetmiyorum piçler. Sizden nefret ediyorum. Ülkenizden nefret ediyorum. İnsanlarınızdan. Domuz bir millet olmanıza rağmen, domuz yememeniz çok komik. Kızlarınızı ve erkeklerinizi sikeyim. Çünkü hepsi domuz!” Şeklinde bir konuşma ile nefret doruğa ulaşıyor.

          
    *Billy’nin dokunaklı konuşması. Gözyaşları sel. Tabi bize bayağı bir saydırıyor…

    Ama polis kıyafetleri, kamyoneti, ülkücü bıyıkları, kaçış sahnesinde duvarda görünen mhp posteri gayet gerçekçi. Komünizm kötü mesajı vermemiz, “Allahsız” gibi suçlamalarımız var. Yani ırkçı olan biz oluyoruz. Bize “piç, domuz” denirken onlar masum oluyorlar. Filmle ilgili dikkatimi çeken bir başka nokta ise ezanın felaketi çağrıştırması. Filmde ne zaman ezan okunsa kötü bir olay cereyan ediyor. Ajitasyon sahneler, acıklı müziklerle süslenmiş, izleyenin yüreğini dağlaması için tasarlanmış adeta.

    Akılda kalan bir başka sahne beş yıl sonra görülen kız arkadaş ve memesini açtırıp, mastürbasyona başlayan acı çeken abazan aşık Billy… Bir de kaçış sahnesi. Amerikan filmlerinin olmazsa olmazı kötü adamın öldürülüp mutlu sonun gelmesi klişesi burda da var. Normalde ise Hamidu hakikaten ölmüş ama bunu yapan Billy değilmiş. Ve “Ordan kaçmak anahatar alıp çıkmak kadar kolay olsa beş yıl beklemezdim, çok daha zor kaçtım.” diyor. Ama unutma Billy. Amaç bizi biraz da aptal göstermekti…

       
    *Şşşş doknaklı sahne. Billy yıllar sonra manitasıyla karşı karşıya…

    Şimdi geçelim soru işaretlerine.

    1-Adam sanki suçsuz yere içeri alınmış bir melek. Ulan iki kilo uyuşturucu ile kaçmaya çalışıyorsun. Yabancı bir ülkedesin. Ki o ülkede karışık dönemler. Hiç mi demedin, “bunlar beni sikmez mi?” diye. Hiç mi gözün korkmadı?

    2-Büyük işkenceler. Bakın işkence yoktur diyemem. Bu ülkede belli dönemlerde belli insanlar ağır işkenceler gördü. Görmedi diyemeyiz. Ama Amerikalı birisi. Hem de ilişkilerin kötü olduğu dönemde, hem de Amerikan hükümeti olaydan haberdarken, bu derece büyük işkence görebilir mi? Aklınız alıyor mu sorarım size. Cinsel istismara gelince sadece soyup izleme sahnesi çarpıyor gözümüze. Bir de tam Hamidu bizim Billy’e tecavüz edecekken öldüğü sahne. Emin olun bu kadar ajitasyon yapan adamlar bu konuda ellerinde daha fazla malzeme olsa kullanırdı. Olan şeylerin abartılarak çekildiğini biz değil, geçtiğimiz senelerde günah çıkartan olayın kahramanı Billy Hayes de söylüyor. “Filmde hiç iyi Türk yok, oysa ki iyi dostlarım da olmuştu ve İstanbul’u çok sevmiştim.” falan diyor Billy boy. Oysa Amerika’da hapisane konulu filmlerde, zenciler hep suçlu olurken, kahramanın bir adet iyilik meleği zenci kankası olurdu mutlaka. En azından bir tane. Bu filmde o bile yok.

    3-Bu replikleri kim yazdı? Kıyafetler, imajlar, tuvalete kadar giren Atatürk bayrağı, duvar kağıtları… Film Ermeni ve Rum lobilerinden maddi destek görmüş. O yüzden polis kıyafetinde çok gerçekçi takılırken, sokaktaki adamı arap yapmışlar…

    Aslında bugüne kadar yüzlerce insanın, yukarıda numaralandırdığım bölümdeki gibi açıklama yapması değil amacım. Yıllarca açıklama yaptık zaten, suçu resmen üstlendik burası böyle değil bizi suçlamayın diye. Kaçmayacaktık bu filmden. Saklamayacak, saklanmayacaktık. İnadına yayınlayacaktık. Ki herkes ne olduğunu iyice bilsin, bu vasat filmden korkacağına onunla dalga geçsin, ona gülsün ve yabancılara bu filmin şişirilmiş dandik bir komediden ibaret olduğunu anlatabilsin. Ve üstüne “bu böyle değil.” diyene kadar dizi sektörüne yatırdığımız paraları Türklerin yurtdışında yaşadığı zulümleri anlatan filmler yapmak için kullanmalıydık. Onların silahı ile onları vurmalıydık. Bulgaristanda Türklerin uğradığı asimilasyon hareketleri, Kıbrıs’ta yaşanılan vahşet, Soykırımdan ağlayan Ermenistan’ın Erzurum yaptıkları ya da yakın tarihteki Hocalı Katliamı, Bosna’da sırpların katlettiği Boşnaklar ve Türkler, yurtdışında gurbetçilerin gördüğü ikinci sınıf insan muammelesi… Liste uzayıp gidiyor. Malzeme bol, yapılması gereken bol ama elde avuçta bir şey yok. Artık gelen tokatı savunmak yerine, tokat atmayı öğrenmemiz lazım. Ama bağırarak değil. Sinema ile, belgesel ile, müzik ile,tiyatro ile. Görsel, işitsel sanatları kullanarak atmalıyız tokatımızı.

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  6. 29. Kitap Fuarı

    İstanbul Kitap Fuarı tam 29 senedir olduğu gibi bu yıl da yoluna devam ediyor. Beylikdüzü-Tüyap Fuar Merkezinde. Biz de bu kültür/sanat organizasyonundan geri kalmadık tabi, Beton olarak. Ekibimizden Ece ile birlikte evime çok uzak bir yer olan Tüyap’a (yaklaşık 50 metre kadar.) yürüyerek ulaştım. Zor oldu ama sorun değildi, çünkü her şey kültür ve sanat içindi. Ece de arabayla geldi zaten.

    Neyse bu kadar geyik yeterli, gelelim ilk günden gözlemlediklerimize.

    7. Salondan giriş yaptık Tüyap’a. İstanbul Sanat Fuarına ev sahipliği yapıyordu bu salon. “Ah, gerçekten şahane, sanatçı kullandığı imgeler adeta iç dünyasına ayna tutmuş” şeklinde triplere girmeden, tüm sığlığımızı kullanarak ve vizyonumuzu daraltarak yaklaştık eserlere. “Bu ne lan!?” diyerek uzaklaştık.

    Kitap Fuarına ise, eğitim bölümünden giriş yaparak vardık. Adeta dershane bölümüydü bura. 10-18 yaş arası gençlik kuşatmıştı her yanı ve tahmin edeceğiniz üzere çok gürültülüydü. Hemen uzaklaştık.

    Sonra bu yılın onur konuğu olan İspanya kitaplarına bakalım dedik. Ayrı, büyük bir bölüm ayırmışlar. Masalarda boş şarap kadehleri ve rakı bardaklarını görünce beleş içkiyi kaçırdığımızı anladık. Ufak bir ispanyol çizgi roman sergisinden sonra, diğer yabancı kitaplara da göz attık ve buradan da uzaklaştık.

                                   
    *Sanat içinde sanat: “Abazan ergen” tasvirimiz. Fotoğrafçı: Ece, Model: Ayıptır söylemesi, ben.

    Sahaf sokağına girdik ancak bu bölümdeki koku bizi biraz rahatsız edince yakından inceleyemeden ayrıldık.

    Sonra hedefimiz olan ana bölüme ulaştık. Hemen hemen tüm yayınevleri orada. Kimisi yazarını getirtmiş, imza dağıtıyor. Yine en çok ilgi “Uykusuz” standındaydı. Özellikle Fırat’lı ürünler (kitap, kupa, poster, anahtarlık) kapış kapış gitmekte. Tabi Penguen standı da bir o kadar ilgi görüyordu. En acayip stand ise doğan kitap’a aitti. Camekan yer yapmışlar kendilerine. Elif Şafak ablamızın devasa posteri konmuş. “Aşk”ın pembe ve gri kapaklısından sonra beyaz ciltli versiyonu da büyük ilgi görmekte. İmza gününde yaşanacak izdihamı düşünemiyorum.

    Ntv yayınlarına baktık, güzel kampanyalar yapmışlar fiyat olarak. Ben biraz yararlandım kendilerinden. İleride Atatürk-Deniz Gezmiş-Che üçlüsünün posterlerinden oluşmuş bir stand gördük. “Lan!?” diyerek yaklaştık ve “Türksolu” yazısını görünce “heee…” tepkisini verdik. Eski Türkçe’yle alakalı eserler yanında, Orta Asyalı Türk yazarların kitapları, “Deniz Gezmiş iyi bir Kemalistti” temalı kitaplar da mevcuttu. Zaman yayınevine de uğradık ama biz yokmuşuz gibi davrandılar. Bi hoşgeldin demediler. Üzüldük. ” :/ ”

    Daha sonra çizgi romanlara baktık. “Gerekli Şeyler” bayağı bir indirim yaptı bize. “Normalde 30 ama size 10 olur.” gibi bir önermede bulundular. Pazarlık yapmamamıza rağmen. “İyi” dedik aldık bir şeyler.

    Gezinirken gördüğümüz çocuk oyun alanına bir bakalım dedik ve fuarın en güzel anını orada yaşadık. Şişirilmiş bir palyaço maskot. Çocukları eğlendirmeye çalışıyor. Tabi yanına gelen ufaklık vurup kaçıyor. Daha sonra 11-12 yaşlarında iki haylaz biraz sert bir şekilde vuruyorlar bizim palyaçoya. Adamın canına tak demiş olacak ki aniden gelen “berserker rage” ile saldırıya geçip bir yumruk patlatıyor. Öbür elemana da el ense çekiyor. Çocuklar tırsarak uzaklaşıyorlar, biz de gülüp gidiveriyoruz oradan.

    Altıkırkbeş ve kabalcı yayınlarından bir şeyler daha alıyoruz. Güzel indirim yapmışlar. Kaçar mı? İş Bankası yayınları ise gereksiz pahalı, kaçıveriyoruz.

    Ardından bir başka standa uğruyoruz. Serkan Altuniğne, Cem Dinlenmiş ve Kaan Sezyum üçlüsü kitap imzalıyor. Çizerimiz Ece, hayranı olduğu Serkan’ın kitabını alıyor hemen ve imzalarken şu diyalog yaşanıyor.

    -Adın ne?
    +Ece Topuzlu.
    -tamam…
    +Ece yazsan da olur. Farketmez hacı.
    -..!? Ehehe.

    İmzasına “Naber Hacı?” diye de ekliyor Serkan Altuniğne ve oradan ayrılıyoruz.

    Bir ara feminist yayınlar çarptı gözümüze. “Feminist bir devlet kuramına doğru” adında bir kitap gördük. Bir an öyle bir yönetim olduğunu düşündük. Yönetimin aynı anda pms dönemine girdiği geldiğini hayal ettik. Sonra korkup kaçtık.

    Anarşist yayınların olduğu bir stand görüyoruz sonra. “Comic Sans” karakteri ile basılmış kitap kapağını görünce kaçıyoruz oradan.

    “Stalin’i Anlamak” ve “Hitler Kimdi?” temalı kitapları görüyoruz sağda solda. Hala ekmeği yeniyormuş, gördük bunu da.

    Turgut Özakman’ın yeni kitabı bayağı ilgi görmekteydi. “Cumhuriyet: Türk Mucizesi - İkinci Kitap” Yan tarafta da Can Dündar kitapları bayağı bir kalabalık yakalamıştı. İmza günlerinde izdiham yaratacak başka isimler de onlar.

    Şu bir gerçek ki cinsellik yine satmaya devam ediyor. Hangi standa bakarsak bakalım, isminde “seks, cinsellik, kadın, erotizm” gibi kelimeler barındıran kitaplar, her yanından geçen tarafından bir kere raftan kaldırılıyor. Dipnot olarak kenarda kalsın.

    Son olarak, etrafta koşuşturan çocukların ana-babalarını esefle kınıyoruz. “Burada koşuşturan çocuğun işi ne, düğüne mi geldik yahu” diye tepkiler veriyoruz. O kültürü, sanat oksijenini içinize çekmişsiniz bir kere. O noktada hoş karşılayamıyorsunuz bunları. (trip atan smiley olsa da koysam şuraya yea.)

        
    *Çılgın fuar kalabalığı.

    Bu seneki fuardan ilk gün gözlemlerimiz bu yönde. Gidin, görün, alın, okuyun. Hem ortam güzel, hem kitaplar, hem de fiyatlar.

    Fuar takvimine ve her şeyine şuradan ulaşabilirsiniz;
    şuradan

    Şimdi izniniz olursa aldığım kitaplardan birini şarap ve djarum black eşliğinde okumaya gidiyorum sevgili sanat dostları. Işık ve sevgi bizimle olsun.

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  7. Toplumsal Evrim

    İnsanlık tarihi boyunca çok şey değişmiş fakat bireydeki değişim ve yenilenme arzusu değişmemiştir.

               

    Değişimi yenilenme olarak algılayan insanoğlu her geçen gün farklı düşünceler içerisine girerek kendisine yeni bir takım olgular katacağını düşünmüştür. Bu değişim isteği insanlığın ilk yıllarında başlamış ve hala da devam etmektedir. Bu evrim çılgınlığından insanların bizzat yaşantısından beslenen kültürleri de nasibini almıştır. Geçmişte birçok kitle tarafından benimsenen ve zevkle icra edilen sanat türleri günümüzde yok olma eşiğine kadar gelmiştir. Bu tahribat olayına Hat sanatını örnek olarak gösterebiliriz.

    Avrupa’da matbaanın kullanılıp yaygınlaşmasıyla ve yazılı kaynakların çoğaltılıp insanların okuma-yazma oranlarının yükselmesiyle Batı, bu evrimin merkezi olmuş, değişimde örnek alınmaya başlanmıştır. Bu döngü üzerinden asırlar geçmesine rağmen düzenini koruyarak günümüze kadar gelmiştir.

    İnsanların yaşayışlarından hareketle ortaya çıkan bir diğer sanat türü de müziktir. Biz bu evrimi müzikte de görüyoruz. Günümüzde Doğu müzikleri; acı, keder, umutsuzluk, çaresizlik hissi veriyor. Bu düşünceye kapılmamızda yaşanılan toplumsal olaylar, Batılı devletlerin Doğulu halklara yaptığı baskı en temel etkenlerden biridir. Bunun yanında Batılı ezgiler ise bize zaferin, mutluluğun, aşkın, tutkunun heyecanını verir. Bunda en önemli sebep gelişmiş ülkelerin fakir ülkeleri hor görmesi ve boyunduruğu altına almış olmasıdır.

    Batı artık liderliği ebediyen ele geçirmiştir ve sonsuza dek evrimin odak noktası olacaktır. Çünkü önde olmanın gereklerini kullanmayı öğrenmiş ve sömürmeyi en temel politika haline getirmiştir.

    Kayhan Bozdoğan

    Tags

  8. Facebook ve İdeoloji

    Bugün günlerden 28 Ekim. Kısa bir süre sonra 29 Ekim olacak. Yani Cumhuriyet bayramı. Dikkatinizi çekti değil mi, Facebook arkadaş listenize, ufak avatarlara baktığınızda Türk bayrağı, Atatürk fotoğrafları falan artış göstermekte. 19 mayıs’ta, 10 kasım’da olduğu gibi…

                         

    Tıpkı 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş avatarının popülerleşmesi gibi. Tıpkı 9 Ekim’de sol profillerde gördüğümüz “Che” avatarı gibi. Ya da 3 Mayıs’ta profilleri kaplayan Nihal Atsız fotoğrafları ya da kurt resimleri gibi…

    Olay şöyle algılanmamalı. “Ne yani insan ideolojisini saklasın mı?”
    Tabi ki hayır. Ama şu bir gerçek, bu insanların çoğu reklam peşinde. Vay benim babam. Sen git profiline arkadaşından yediğin lacoste tişörtle, sahibi olmadığın, kenarda park etmiş lüks bir araba yanında poz verecen. Sonra “sortie’de takılırken yae” yazacan altına. 10 kasım gelince “Atam bu gençlik izinde” temalı şiirlerle süsleyecen profili. Avatarı da Ata’nın şık bir resmi ile donatacan ve Cumhuriyet çocuğu, Atatürk gençliği ya da Türkiye’nin umudu gençlerden biri gibi lanse edecen kendini. Ulan keko, daha kimliğini bulamamış, evrimini tamamlayamamış omurgasız bir itsin sen, neyin ışığı, neyin umudu, neyin gençliği…

    Peki ya Che tişörtünü, çalıştığı atölyede ölüm döşeğine düşmüş işçinin yaptığı taşlanmış kotuyla süsleyen, elinde Endonezya’da sömürülen insanların elinden çıkmış iphone’la poz veren puşta ne demeli? “ayağında converse, elinde solcu gazete olacak iş değil” edebiyatı yapmıyorum size ama gerçek duyarlı adam bu modda olmamalı. Adama bakıyorum “Arkadaşlarla 3 şişe absolute bitirdik üstüne de 2 kapak aldık ooo” diye fotoğraf açıklaması yazıyor, saçma bir ev alemi pozunun altına. İki gün sonra, Che’nin ölüm yıldönümünde “Hasta Siempre” klipleri yayınlıyor profilinde. “Unutmadık seni comandante.” diyor. “Yolunda ilerliyoruz” edebiyatı yapıyor. Ben de “siktir git” diyorum hem içimden, hem dışımdan…

    Her iletisini ingilizce yazıp, 3 Mayıs’ta “Türkçü” oluveren bozkurtların da farkı yok bunlardan. Yurtlarda el ele tutuşan çift gördü mü, “hani lan namus!?” diyerek tek başına olan adama otuz kişi dalan delikanlıların da profillerini inceleyebiliyorum. “Ogün Samast” gibi maşaların maşası, parazitleri ne akla hizmet “Kahraman Türk” ilan edip, “helal olsun aslanıma yhaa” şeklinde yorumlarla vidyo, fotoğraf paylaşan mallar… Sorsan Hırant Dink’i tanımaz. Öldürülüşünün çok büyük bir milli görev olduğunu düşünür. Müslüman olduğunu iddia eder ama “hoşgörü dini” denilen bu dinden pek nasibini almamıştır. Özendiği şeyler silah, pahalı arabalar, karılar kızlar ve marka takım elbiselerdir. Ama kafa bomboştur. Tıpkı Kemalistliği başörtü karşıtlığı sanan mallar, Solculuğu Che tişörtü giyip, fakir edebiyatı yapmak olarak gören omurgasızlar gibi. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan, okumayan, düşünmeyen, aptallar…

    Ve malesef bunların sayısı çok fazla. Dediğim gibi ideolojinin ne olduğu önemli değil. Kimse inandığı şeyin, daha doğrusu inandığını düşündüğü şeyin ne olduğu konusunda pek bilgi sahibi değil. O yüzden de olay görselliğe vuruyor. Cümleler yerine avatarlarda Atatürk, Deniz Gezmiş, RTE ya da Nihal Atsız boy gösteriyor. İnsanlar da bir duruşları olduğunu sanıyorlar ve bununla gurur duyuyorlar…

    Yarın, 29 Ekim 2010. Cumhuriyet Bayramımız kutlu ve mutlu olsun.

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags

  9. İki Öykü Bir Anlam

      

    Kendi küçük dünyasında bir adam yaşamaktaydı. Bazen hayal aleminde, bazen ise tuhaflıklarla örülmüş yalnızlıklarda sürüklenip giderdi nereye gittiğini bilmeden. Yalnız yaşamaktaydı ve işlerinin yolunda gitmediğinden yakınıp dururdu. Derken bir gün “Ne zaman yolunda gitti ki hep ters hep ters” diye söylendi. Bağırdı çağırdı, sinirinden etrafta ne cam kaldı ne de ayna. Ağladı uzun uzun. Sonra kesildi sesi soluğu. Düşündü ve “Tabi ya” dedi. “Neden daha önce aklıma gelmedi ki” Kendisini şanslı hissediyordu. “Böyle bir fikir sadece benim aklıma gelebilir” dedi ve sonra düşünmeye başladı. “İşlerim hep ters gidiyorsa demek ki bende bir terslik var, bugüne kadar yaptığım her şeyin tam tersini yapacağım bundan sonra” dedi. Her şeyini değiştirmeye kararlıydı. Sol elini kullanmaya başladı. Tanrıyı tanımamaya bununla birlikte Marx, Schopenhauer gibi düşünürleri okumaya başladı. Hızlı bir değişim içerisindeydi. Ters giden her şey, ortaya koyduğu bu ters yaşamla birlikte rayına oturacaktı ve bu yaptığı onun yaşantısında bir devrimdi ona göre. Gündüzleri evinde geceleride sokaklarda geçirmekteydi artık. Rap müzik dinlemiyordu, metal daha cazip gelmekteydi. Komedi yerine korku filmlerine merak sarmıştı. Her şeyini, yaptığı bütün alışkanlıkları geride bırakmak istiyordu. Sonuca ulaşmak için her anını değişimle geçiriyordu. Eskisi gibi ilk adımı karşıdan bekleyen değil girişken bir yapıya sahipti artık. Bu özelliği de değişmişti. Yeni insanlar tanıyordu. Mutluydu. Değişim ona iyi gelmişti. Yarattığı bu devrim, yaşantısında önemli bir yere sahipti ve o evrimini tamamlamakta emin adımlarla ilerliyor adeta bir çita misali koşuyor hatta uçuyordu.

    Sonra bir gün bir dergide, soğutucu vagonda mahsur kalan Nick’in hikayesini okudu. Nick dondurucu vagonda mahsur kalmış, insanlara sesini duyuramayıp ölüm korkusuna kapılmıştı. Dondurucu aktif değildi oysa ki. Ama bu korku onu 18 C de dondurup öldürmeye yetmişti. Nick’in yaşadığı olay psikolojikti. Hikayeyi bitirdiğinde yüzü bembeyazdı. Gereken dersi çıkarmıştı. Yaşadıklarımız, kendimizi inandırdıklarımızdan ibarettir…

    Kayhan Bozdoğan

    Tags

  10. İngilizce Misyonerleri

    İngilizce… Günümüz dünyasının ortak lisanı. Dünyanın birçok yerinde bu dili bilmeniz size güven sağlıyor. Nasıl olsa derdimi anlatabileceğim, anlayanlar olacak rahatlığı sağlıyor. Devlet yetkililerinin katıldığı dünya çapındaki resmi konferanslardan tutun, sesini tüm dünyaya dinletmek isteyen asyalı bir müzisyenin şarkılarına kadar egemenliğini kurmuş bir dil.

    Türkiye’de ise egemenliğini arttırmasının yanında, Türkçe’ye de büyük zararlar vermekte. Daha doğrusu bu zararı her yerde gerekli gereksiz İngilizce kelime kullanmaya aşık insanlarımız yapıyor. Onları kınıyorum. Onlara hazırladığım lafları da yollayacağım az sonra.

                                          

    İlk kıl olduğum tayfa, yıllardır karikatürlerde, tv dizilerinde, sağda, solda dalga geçilen, genelde “tiki” diye tabir ettiğimiz insanlar. Zaten onlarla ilgili yeteri kadar laf söylendi falan yani. O yüzden onlara bulaşmayacağım. İhihih.

    Ama asıl kıl olduğum kitle İngilizce’nin topraklarımızdaki misyonerleri olan lise ve üniversite öğrencileri. Amerika ve İngiltere kaynaklı her şeye ağızları sulanan itler. Ağzınızı, yüzünüzü dağıtacağım şimdi sizin.

    -Abi “intu dı viğldi” hiç beğenmedim.
    +Viğld diye okunmaz o. Vayld olcak o.

    Gibi ufak bir örnekle bu tipler hakkındaki girişi yapabiliriz. Lan “viğld” diye okusa ne olacak, “vayld” diye okusa ne olacak. Neden adamı bozuyorsun? İşte bu tiplerin her ingilizce kelimede, isimde, cümlede bu tarz müdahalelerde bulunduğunu düşünün. Türkçe istediğiniz kadar yanlış konuşun, oralı olmazlar. Ama konu ingilizce olunca analarına sövmüş gibi müdahale ederler. İngilizceniz çok iyi bile olsa bu adamların yanında yapacağınız en ufak bir telaffuz hatası sizi arkadaş grubunda alay konusu olmaya malzeme çıkartır. Çünkü bağırarak konuşurlar. “Oha abi! Viğld dedi ya, yuh ahah.”

    Şimdi sana sormak istiyorum genç adam. Birincisi, bu ülkedeki herkes anadili olmayan bu dili İngiliz aksanı ile konuşmak zorunda mı? Ya da konuşmasını nasıl beklersin, hasta mısın? İkincisi, yazın tatilde, etrafında turist gördün mü, sana inanılmaz kötü bir türkçe ile “teşagule, hoscakkalin, iyi aksımlaa” gibi tek bir kelime söylediği anda neden mest oluyorsun? Neden “o öyle denmez it oğlu it, teşekkürler diyeceksin, ‘ü’ var orda!” demek yerine, “ne güzel ya, helal olsun bak öğrenmiş birkaç kelime” diyorsun. Bu ikiyüzlülüğün sebebi ne lan ibiş?

    İşte bu yozlaşmış, kendi kültürünü kaybetmiş, Amerikan-İngiliz özentisi itlere günlerini gösterelim arkadaşlar. Onlara fırsat vermeyelim, güzel dilimizi onların karalamasına izin vermeyelim. Onlara şu yüzeysellikte yaklaşalım ve ölümcül darbemizi yapalım!

    “I am sorry, ne sori?
    Güzelim size nooli?
    Düdüdüdüdüdüüüü
    Bunlar malı götiriii!”

    Not: Türkçe’yi düzgün konuşamayan turistlere de hadlerini bildirmeyi unutmayalım.

    Buğra “Ceyyar” Ö.

    Tags